Tarih teyitlenemez mi?

Açık kaynaklarla sarihçe “doğru” ya da “yanlış” olarak nitelendirdiğimiz pek çok iddia, içinde bulunduğu bağlam ve ardındaki motivasyon sorgulanarak pekala “blurlaştırılabilir”. Ancak bu bizim işimiz değil.  

Teyit olarak ele aldığımız analizlerde bize ulaşan okuyucu bildirimlerinin azımsanamaz bir payı var. Bunu medya okuryazarlığını geliştirmek, bir diğer deyişle şüphe kasını geliştirmeyi özendirmek için de önemsiyoruz. Belli bir konuda bize ulaşan bildirimler yoğunlaştığında, o konu muhakkak radarımıza giriyor. 

Bu bildirimlerden az sayılmacak bir kısmı da, basit çevrimiçi araçlarla doğrulanamayacak tarihi konularla ilgili oluyor. Bize gelen bildirimler ve şüpheli içerikleri derlediğimiz sistemimizde, tarih kategorisinde 431 tekil başlık var. Bunlardan 14’ünü çoğunlukla delil yetersizliği nedeniyle sonuçlandıramamışız. Geri kalanların ise çoğunluğu virallik ya da aciliyet kriterlerini karşılamadıklarından önceliklendirilmemiş. Konularda da belli eğilimler tespit etmek mümkün gibi. Tarihi bir karakter, bir yerde belli bir ifadeyi kullanmış mı örneğin… Epey sık karşımıza çıkan, dürüst olmak gerekirse pek de sevmediğimiz bir iddia türü. Birinin bir lafı sarf edip etmediğini, hele de hayatta değilse nasıl ispat edebilirsiniz? 

Ancak bu yüzü geçmişe bakan iddialara kategorik olarak uzak kaldığımız ya da kalacağımız anlamına gelmiyor. 9 Temmuz’da yayınlanan ve İBB’nin satın aldığı Bellini tablosunun orijinalitesini sorgulayan iddia mesela, bunlardan biriydi. Analizi yayınladıktan hemen sonra aldığımız bir okuyucu tepkisi, tarihe referans veren iddiaların “doğru” ya da “yanlış” gibi dikotomik kategorilere hapsedilemeyeceği gibi bir eleştiri getiriyordu. Peki gerçekten de tarih bütün olarak gri bir alan mı? Sırf geçmişte yaşandı diye, bütün bir tarihi dezenformasyona açık halde bırakma lüksüne sahip miyiz? 

Belgeler, çelişkiler, tutarlılıklar 

Teyit, Uluslararası Doğruluk Kontrolü Ağı’nın bir parçası ve işe başladığından bu yana da metodoloji konusunda hassas bir kurum. Mütevazı olmaya gerek yok; Türkiye’de eşi az bulunan detaylı ve incelikli bir “yayın ilkeleri ve metodoloji” dokümanına, yani bir anayasaya sahip. Bu doküman iddiaları hangi esaslara göre ele alıp önceliklendirileceğimizin, neye göre doğru ya da yanlış olarak nitelendirebileceğimizin koşullarını da düzenliyor. Dokümandan da izlenebileceği gibi, iddiaların hangi alandan olduğu bir seçme kriteri değil, mühim olan incelenebilir ve kanıtlanabilir olmaları. Kaynak gösterilebilen ve birbiriyle tutarlı en az iki delil, bir analizin sonuçlandırılabilmesi için elzem. 

Tarih alanındaki iddialarda elbette ilk önce açık kaynaklardan ulaşabileceğimiz birincil kanıtlar arıyoruz; epey de faydalı oluyorlar. İddia ile doğrudan ilgili haritalar, fotoğraflar, yazışmalar ya da devlet arşivleri, bazen bir iddiayı kolayca inceleyebilmeye yetiyor. Ancak takdir edilebilir ki, iddiaların mühim bir kısmı için ortada böyle kaynaklar olmuyor. Fatih’in portresi iddiası da böyleydi. 

Peki elinizde açık bir delil yoksa çaresiz misiniz? Bazen evet. Newton’ın başına elma düşüp düşmediğini ya da insanlı ilk roketin 1633 yılında Türkler tarafından fırlatılıp fırlatılmadığını bilemiyoruz. Ancak bazen de hayır. Belli bir iddiadaki çelişkiler ya da ikincil deliller arasındaki olası tutarlılıklar da, aslında onu doğrulamaya ya da çürütmeye izin veriyor ki bu tarihçilerin de başvurmadıkları bir yol değil. 

Birincil ve ikincil kaynakları şöyle düşünebilirsiniz. Diyelim ki birinin sahiden yaşadığını ispat için doğum belgesi birincil bir kaynak. O insanın yaşadığını gösterebilecek anlatımlar, anlatılan hayat hikayesinin dönem bağlamıyla tutarlılığı gibi veriler ise ikincil kaynaklar olarak nitelendirilebilir.  

Örneğin tarihi bir karaktere atfedilen bir cümledeki spesifik bir kelime, tarihin o döneminde kullanımda olmayabilir. (Uçuk bir örnek olacak ama, Mustafa Kemal kimseye “kanka” dememiştir) İddia belli bir teknik ya da üretim biçimine dayanıyordur ve bunları geri götürülebilecekleri aralıklar ortadadır. Belli coğrafi, sınıfsal, kültürel, linguistik, hatta bazen fikri & ideolojik sınırlılıklar geçmişe yönelik birçok iddiadan, çürütemesek de şüphelenmemize neden olabilir. 16. yüzyılda yaşamış bir alim, birebir 20. yüzyılın laiklik anlayışı yansıtan bir şey demiş midir sahi? Fatih’in portresi orijinaldir; çünkü yapıldığı atölye tespit edilebiliyordur ve özerk, bireysel bir karakter olarak “sanatçı” modern çağlarda ortaya çıkmıştır. (Bknz, Ali Artun, Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi, İletişim Yayınları) Yani bir dönemin üretim pratikleri, fiziki ve entelektüel ekosistemi, gelenekleri, kültürü, sınıfsal ve toplumsal nitelikleri, bizi bir iddia ile ilgili, epey yüksek bir isabet oranıyla sonuca götürebilir. 

Anakronizm nedir? 

Tarihte yaşanmış olayları, bugünkü değer yargıları, siyasi ve sosyal bağlamla değerlendirmek; sebepleri sonuçlardan yola çıkarak yorumlamak. Teyit’te açıkça tespit edebildiğimiz anakronik iddiaları da “bağlamdan koparma” olarak değerlendiriyoruz.

Buharlaşan her şey katılaşabilir de 

Peki bu alan ne kadar gri, ne kadar siyah ve beyaz, yani “doğru” ya da “yanlış” olarak nitelendirilebilir? Aslında buna biraz cüretkarca, güncel olanlarınki kadar denebilir. Bugün açık kaynaklarla sarihçe doğru ya da yanlış olarak nitelendirdiğimiz pek çok iddia, içinde bulunduğu bağlam ve ardındaki motivasyon sorgulanarak pekala “blurlaştırılabilir”. Bunu hakikat ötesi çağın genel bulanıklığından münezzeh olarak da söyleyebiliriz; çünkü sahiden de mümkün. Ancak teslim edelim: Bu bizim işimiz değil. Biz eldeki olgular ve belli bir akıl yürütme ile çoğunlukla ikili bir “etiketleme” yapıyoruz. Bu bir başlangıç ve bu başlangıç noktasındaki etiketleme, ileri soruşturmalara engel de teşkil etmiyor.     

Elbette bizler tarihçi değiliz; tıpkı mimar, kimyager, tıp uzmanı, böcekbilimci ya da fizikçi olmadığımız gibi… Tam da bu yüzden uzmanlık gerektiren bir alanda bir iddiayı inceleyeceğimiz zaman, önce evreni ve bağlamı anlamayı, işin ehillerine başvurmayı yeğliyoruz. Karşımızda böylesi bir konu çıktığında, kantarı hassas ayarına çekiyor, kılı daha da kırk yarıyoruz. Beşer şaşar, hata yine de mümkün. Bazen kendimiz, bazen de okuyucularımız hatalarımızı görüyor, tespit ediyoruz. Ardından da şeffaf bir düzeltme politikasıyla bu değişiklikleri alenileştiriyoruz. Biraz da bu “öğrenme tecrübesine” hürmetimize yaslanıp, ilk bakışta epey gri gözüken iddiaları, metodolojimiz elverdiği ölçüde incelemeye devam edeceğiz. Çünkü dezenformasyon, sadece çağdaşlarını değil, çoktan toprak olmuşları da hedefleyebiliyor.  

Teyit ekibinin çalıştığı alanla ilgili bilgi, birikim ve deneyimlerini aktardığı İçgörü yazısını sonuna kadar okuduğunuz için teşekkürler.

Bu kategorideki yazılarımızı daha hızlı sürede hazırlamamız ve daha fazla kişiye ulaştırabilmemiz için bizi Patreon sayfamızdan destekleyebilirsiniz.